BEDEVİ VE KARISI


Mesnevi’deki hikâyelerden biri şöyle başlar: Zamanın birinde cömertliği dillere destan bir hükümdar vardı. O kadar cömertti ki yaptığı bağış ve ihsanların haddi hesabı yoktu. Bu halifenin zamanında son derece fakir bir bedevi bir çölde karısı ile birlikte yaşıyordu. Bir gün karısı fakirlikten usanıp şikayete başladı. Dünyayı adama zindan etti. Adam kadına diller döktü nasihatler etti, sabrın faziletlerini anlattı fakat nafile kadın dinlemedi, sonunda da ağlayıp gözyaşı dökmeye başladı.

- Bunca yoksulluk ve cefayı biz çekiyoruz. Cümle alem sefada olduğu halde biz sıkıntıdayız. Ekmeğimiz yoktur, katığımız dert ve hasrettir. Testimiz yoktur, suyumuz ise gözlerimizden akan yaştır. Birinden bir şey isteyecek olsam hakaretle kovuyorlar. Yeter artık, bıktım bu hayattan! der.

Bedevi eşini teselli etmek ister:

- Ne oldu sana böyle, vaktiyle gençtin daha kanaatkârdın. Şimdi altın müptelası oldun, evvelce ise kendin altın idin. Lütfen biraz sabırlı ol. Biz bir çiftiz, işlerin düzgün gitmesi için çiftlerin huyları birbirine uygun olmalı. Eğer ayakkabının bir teki dar olursa, her ikisi de işe yaramaz. Kapı kanatlarının birinin küçük diğerinin büyük olduğunu gördün mü? Bir gözü bomboş öteki tıka basa dolu olursa deve üstündeki heybe doğru duramaz, der.

Tartışmaların sonunda erkeğin evi tehdit etmesi ve karısının yumuşayarak ağlayıp sızlanması ile iş tatlıya bağlanır. Olayın devamında erkek, yoksulluktan şikâyet eden karısına şöyle seslenir.

- Ağlamayı bırak bir çare biliyorsan onu söyle.

Kadın fırsatını yakalamıştı biraz daha ağlayıp nazlandıktan sonra der ki;

- Memleketin iyi kalpli bir hükümdarı var, ona git derdini anlat o sana ihsanda bulunur, çünkü halife çok iyiliksever ve fakir fukaranın ümit kapısıdır.

Adam: Yahu hatun iyi diyorsun da koskoca halifenin huzuruna eli boş varılır mı, benim götürecek bir hediyem yok ne götüreyim, o kutlu kişinin huzuruna nasıl varayım, der.

Kadın: Sen halifeye bir testi yağmur suyu götür, çünkü tatlı su çok değerlidir. Halifenin suyu kim bilir nasıl acı ve içilmez bir sudur.

Bu iş adamın aklına yatar ertesi gün bir testi suyu alarak yollara düşer, günlerce gittikten sonra nihayet halifenin sarayına varır. Halifenin mihmandarları adamı karşılayıp güler yüzle tatlı sözler söyleyerek saraya alırlar. Halifenin sarayı Dicle nehrinin kıyısındadır. Adam testideki suyu halifeye sunar ve öve öve bitiremez.

Halife suyu teşekkür ederek alır. Testiyi altınla doldurarak adama geri verir. Adamlarına:

- Çöl yolu uzundur bu zavallı adamı Dicle yoluyla, gemiyle gönderin diye tembihler.

Halifenin adamları bedeviyi gemiye bindirmek üzere Dicle’nin kenarına götürürler. Bedevi gürül gürül akan tatlı sulu Dicle’yi görünce mahçup olur. Halifenin bu ihsanı karşısında hayretler içinde kalır. 


Mevlana’nın yorumu:

Ey oğul, sen de bu alemi bir testi bil, öyle bir testi ki, ağzına kadar ilim ve güzellik dolu. Bu ilim ve güzellik kendi bedenine sığmayan Rabbin Dicle’sinden ancak bir katredir. Bu haletinde ne testi görünür ne de su, bu sözün hakikatini iyice anla, doğruyu ne iyi bilen Allahtır. Mana kapısını çal ki açsınlar, fikir kanadını oynat ki, seni doğan kuşu yapsınlar.Bu hikaye derbederce söylendi, aşıkların düşünceleri gibi başsız ve sonsuz anlatıldı. Haşa bu bir hikaye değildir, dikkat et bizim ve senin halimizin ta kendisidir. Aslında hikayedeki Arap da, testi de, padişah ta biziz.

Popüler Yayınlar