YÂRE ÇAĞRI...



Gönlümdeki hicranın yegâne merhemi Yar, başıma yıkılan dünyaları durdurmaz mısın artık? Sönüyor ümitlerim, yetişmez misim kederlerimi dindirmeye? Kimsesizliğime kimse olmaz mısın Yar? Boynu büküklüğümü bitirmez misin? İçinde kaybolduğum dehlizlerden çıkarmaz mısın beni? Ben ki; kalbimi senin yolunda parçalayanım, ben ki; kendi kâinatını alev alev yakanım. Yangınımı söndürmeye bir adım atmaz mısın? Yok oluşumun önüne bir dağ gibi çıkmaz mısın? Varlığı yâre bağlamak kolaydır ey Yar. Sen gel, bir de benim gibi yokluğu bile yâre hicran say. Noktalanan cümlelerimi uzatmaz mısın yârim? Kavrulan ruhuma bir serinlik üflemez misin? Vuslata sebep hangi nefes ise söyle o olayım. Yetmiyorsa gönlüne hiçbir şey, bir pervane gibi ateşlerde yok olayım. Yangınıma yangın katmaz mısın ey Yar… Yâre olan son serzenişlerim böyle olmuştu ve ben, artık serzenişlerden de men edilmiştim.

Susmuş olmanın sessizliğin tek türü olmadığını anlıyordum. İnsan, asıl kalbi susunca sessizlikte boğulurmuş. Kalbimin, sessizlikte boğuluşunu puslu gözlerle izliyordum. Kaderime işlenen keder öyle bir büyüklükle ilerliyordu ki; önünde kalbim bile duramıyordu artık ve fark ediyordum ki; yorgun âşıkların değişmez talihi kalbe inen suskunluktu. Yalnızlığımın, beni kalbimin suskunluğuna iten ilk adım olduğunu o zaman anlamıştım. Kalbi susan insanın yedi cihanda hürmet görmesi de dilinde kelimelerin şen şakrak olması da anlamlı gelmiyordu artık. Yine de, her âşık gibi, bu hakikat yolculuğunun bir gün kalbimi ebediyen susturabileceğini içten içe biliyordum. Bildiklerimin sorumluluğundaydım, yar için göze aldığım her şeyi kalbimde parçalamıştım ve en nihayetinde kalbim çoktan parçalanmış ve manevi varlığı ebedi suskunluğa kurban gitmişti. Bir kurban gidişin yegâne çaresi olan yârim ise varlığımdan habersizken kederime karşı umursamazdı.

Ümitlerim tükenince fark etmiştim ki; içinde bulunduğum yol imkânsızlıkların destanıydı ve ben, bu imkânsızlıkların içinde öyle bir keder ile sarsılıyordum ki; vuslatın, hak ettiklerimin yanında adı bile okunamazdı. Hakikat yolculuklarının başında vuslat, âşıklar için imkânsızdı; ama sonunda ise, her âşık kendi yâri için ulaşılmaz bir makama yükseliyordu. Aşığın aşkta kaybolması; ama yârin kendi aşığından kopması da böyle oluyordu. Aşkta kaybolmuş olmamın kendimden çoktan kopmuş olmak olduğunu o zamanlar anlamamıştım. Aklımı ve mantığımı feda ettiğim aşkta, kalbim de susunca koruyabilecek ve feda edebilecek hiçbir şeyim kalmadığını da anlamamıştım üstelik. Gönül ülkemin kapıları tarumar olmuştu, kaleleri yerle birdi. Her yerini aşk ile donattığım ülkem, yârimin gazabına uğramıştı. Bana düşen ise, şimdi çoraklaşan bir kalpte, hicranın kavuruculuğuna maruz kalmaktı. Bahtımda kala kala her şeyi yok eden hicran kalmıştı.

Mevsimlerim bozulmuş ve korkusuzca girdiğim her savaştan bozgun ile ayrılmıştım. Öyle derin bir hüsrana uğramıştım ki; ismimi bile yârin cisminde unutmuştum. Bir cismaniyete ilk ve son takılışım da böyle olmuştu. Anlıyordum ki; yolculukları boyunca hata yapan âşıkların ödedikleri bedeli tarif edebilecek hiçbir kelime yoktu. Kendi aşkımı tarif ederken, halimin tarifsizliğe düşüşü de böyle olmuştu. Artık suskundum. Kaç zamandır aşktaydım ve hangi sonsuz anda hapsolmuştum bilmiyordum; ama ismim dahi sual edildiğinde susmayı seçiyordum. Yine de hakikatin farkındaydım; bir âşık, kâinata susmadan önce kendine susuyordu ve ben, çoktan kendime susmuştum. Ebedi susuşumdan birkaç an önceki halim işte buydu. Umutlarımı bir cinnette yitirdiğimden beri gözlerim kalbimin halini anlatamıyor ve hali anlatılamayan kalp, kendini suskunluğun girdabında buluyordu. Tüm girdaplarımın tek sonucunun kalbimi susturmak olduğunu artık görüyordum.

Popüler Yayınlar