MİM..


İsmine mim koyulan bir aşktım. Kendimi önce yâre sonra Can’a feda etmiştim de, kederime sırdaş bildiğim yağmurların sağanağında boğulmuştum. Yardan yana karalara bağlayan bahtım Can’dan yana da kırılmış mıydı, bilmiyordum; ama biliyordum ki; içim, Can özlemiyle alev alev yanıyordu. Kalbimdeki yangıların sebeplerinin ismime mim koyulmuş olmasından kaynaklandığını ve ismime koyulan mimin, ismimin etkisini bile ortadan kaldırdığını çok sonra anlayacaktım. Talihime bakıyor ve görüyordum ki; ben, yârin kalbinde de Can’ın huzurunda da bir mim kadar etkisi olmayandım. Havadaki neme kurban edilişim de böyle olmuştu. Cehennem alevlerini söndürebildiği rivayet edilen gözyaşlarının kalbimdeki alevleri daha da palazlandırmasına şaşırıyordum. Hicran denilen cinnetteydim, hicranım arttıkça cinnetim artıyor, cinnete kurban gittikçe hicranda boğuluyordum.

Sonsuz çilelerin aklı bulandırdığı, aşkı bilmeyen kirli gönüllerin ıstıraplı kıskaçlarının her yere korku saldığı ülkeleri tarumar edip; ismimin üzerine bir mim koyulana kadar sessizliğe meftun olmuştum. İsmine mim koyulan birçokları gibi ben de, haksızlığın kollarında can veriyordum. Yaşam gözümde değildi de; emanet edilen bir canımı, Can uğruna feda edemiyor oluşum içimi acıtıyordu. Gönlümdeki hayallerin gözümden düşüşü ve hoyrat bir dilde talan oluşum da böyle olmuştu. Yâre meczup, Can’a hain olarak anılıyordum. Meczupluktan yana içim rahattı da; hangi çatal dilli hainliği bana vasıf bilmişti anlamıyordum. Âşıkların ahları, hangi kirli gönüllünün kaderine düşerse bahtlar kırılır, hayal dünyalarının gücü tükenirdi. Ben, canımı haksızlığın kollarında kurban edenlere ah ediyordum ve her sonsuz kederin bahtıma düşmesiyle yanıyordum.

Kalbime hangi kalbin yansıması düşse ismimin yanına yalan yazılıyordu. Artık anlıyordum ki; kaderimi yangınlara çevirişim kendi isteğim ile olmuştu. Yârin uğruna her şeyimi feda ettikten sonra, kendimden geriye kalan hangi kırıntım varsa, hepsini bir bir ve isteyerek, Can’ın dünyasında yok etmiştim. Tüm fedakârlıkların puldan değersiz görülmesiyle sarsılmıştı ruhum. Ruhumdaki bu son sarsıntının artık dönülemez bir kör kuyu olduğunu o zamanlar fark edememiştim. Ateşlerde ateştim, yangınlarda yangın; ne sönebiliyordum ne de başka bir kalbi daha yakabiliyordum. Âşıkların zulmü de kendineydi cürümü de. Son bir yalnızlık kuyusuna kapatılışım da böyle olmuştu. Yâre olan mahkûmiyetim, kırgın ruhum Can’da mağdur edilince daha da içimi yakmıştı. İçimde yar kavrulmuştu, Can kavrulmuştu ve ben, kendi içimdeki yok oluş yangınının fitilini ateşleyivermiştim.

Söylediklerimin ve yazdıklarımın hepsi Can içindi; ama ben yine de ah Can diyordum, sen bir de sustuklarımı gör. Susuşların, kelimelerden derin olduğunu bir kez daha anlayışım böyle olmuştu. Ben, kelimeler ile yaptıklarımdan daha çok susarak anlatabiliyordum kederimi. Yârin hicranı ile kalbimden vurulduğumda da susmuştum, Can’ın vefasızlığı ile katledildiğimde de. Kimse bilmiyordu; ama ben biliyordum, sessiz kalışım içimdeki hürmetin büyüklüğündendi. Öyle bir hürmet ile bağlıydım ki; inlemeyi edebe aykırı bellemiştim. Bir gün, hicranımın edebi de silip atacağını o zamanlar bilmiyordum. İnleyişlerimin yâre çıkmadığı, sırdaşlığımın Can’ın gözünde yankı bulmadığı anlara hapsolmuştum. Zamanın her parçacığına ve kalbimi sarmalayan her ana meydan okuyuşum da bu yüzden olmuştu ve ben, artık, yalnızca zamana asiydim.

Popüler Yayınlar